| 24/04/2010 |
Edirne |
|
|||||||||||||||||||||
|
|
1335 yılında Osmanlı'ya ilk başkent olan Bursadan başkentlik
bayrağını 1365te devralıyor ve 1453te İstanbulun fethine kadar
elinde tutuyor. Edirne, küçük, mütevazı, ancak tarihi
merkezlerini gördüğünüzde gözünüzde aniden devleşiveren bir şehir.
Bu tarihi noktalardandır ki koca Osmanlının başkenti olmasının
ağırlığını yıllar sonra bile hissediyorsunuz. İnşalarında nasıl bir
denge kurulmuşsa, olanca büyüklüğe rağmen bir o kadar da
alçakgönüllülük. Yitip gitmek, o güzelliğe karışmak istiyorsunuz... Şehre girip merkeze erişene kadar geçeceğiniz yol
üzerinde konuşlanmış apartmanlar, binalar, yerleşimler küçük bir
ilçe havasında. Sizi neyin beklediğini bilmenize rağmen sanki
bağdaştıramıyorsunuz bu gördüklerinizi , aslında görmeyi
beklediklerinizle...Ne zamanki Selimiyenin yüksek minarelerini
uzaktan görüyorsunuz, o zaman budur diye geçiriyorsunuz aklınızdan
ve o ana kadar gördüklerinizi unutuveriyorsunuz. Merkeze doğru inince, sağ tarafta, etrafındaki
kocaman bir park alanının ortasında ehemmiyetini vurgularcasına
gelenleri karşılıyor Selimiye Camii. Arabayı, ana caddeye
inmeden, caminin önünde uzanan parkın
hemen bittiği noktaya yakın bir yerde oto yıkamacı alanında içimiz
rahat park ediyoruz; gezeceğimiz yerlere pek bir yakın ve merkezi
olduğundan. Yaklaştıkça büyüyen caminin ön kapısından
giriyoruz. Daha doğrusu girdiğimizi sanıyoruz. Her büyük caminin,
oraya gelir gtirmesi açısından bir çarşısı olurmuş. Selimiyenin de
Arastası var. Kapı direkt buraya sokuyor bizi. Bir nevi han
kapısı gibi. İçeride T şeklinde bir çarşı yerleşimi; meşhur badem
ezmesi, lokum, meyve sabunları, çeşitli giyim eşyaları , aynalı
süpürge, vs gibi ürünler satılıyor her bir dükkanda. Bu T nin
birleşim noktasında bir kubbe var; esnaf, siftah yapmadan sabahları
burada toplanıp hep birlikte bol kazanç, bereket için dua ederlermiş.
Hemen orada artık camiye giren bir kapı var. Esintili karanlıkta,
taştan bir merdiven silsilesini çıkarak caminin revaklı avlusuna
giriyoruz.
Ve işte her kaynakta Sinanın 80 li yaşlarında yaptığı ve ustalık
eserim diye bahsettiği yazılan koca şaheser. Adından anlaşılacağı
üzere Sultan II.Selim'in emriyle inşasına başlanmış. 400 küsür
yıllık bir yapı olmakla birlikte mirasa güzel bakıldığını görüyoruz.
En can alıcı yeri büyük kubbesi elbette. Ayırdedici diğer özelliği
ise caminin dört köşesine yerleştirilmiş üçer şerefeli birer
minaredir. Bunun anlamı ise toplamda oniki adet şerefenin II.
Selim'in 12.nci Osmanlı Padişahı olduğunu ifade etmesiymiş. Revaklı
avlunun dışında kalan taş duvarlarla çevrili ağaçlıklı bahçesinde
caminin şu an ait olduğu Sultan Selim vakfına ait Selimiye Vakıf
Müzesi de bulunuyor. Bu müze aslında külliyenin medrese binaları,
yani Kuran eğitiminin verildiği sınıflar ve hocalar ile talebelerin
kaldıkları odalardan oluşuyor. Medreselerin her bir odasında bir
sergi bulunuyor. Sergilenen
objeler, Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı cami ve
mescitlerden elde edilen tarihi eser niteliği kazanmış teberrukat
eşyalarından örnekler, Osmanlı dönemine ait yapıların onarımları
sırasında ele geçen çini parçaları, lüleler, Vakıf cami ve
mescitlerinden gelen hat levhalar, Kur'an-ı Kerimler, şamdanlar,
hilyeler, usturlaplar, rahleler, çini parçaları ve değişik
objeler sergilenmektedir. Ayrıca dershane olarak kullanılan büyük
odada yapının özgün işlevini yansıtan bir canlandırmaya yer verilmiş,
revak bölümünde de Mimar Sinan anlatılmaya çalışılmıştır. (kaynak:
http://www.vgm.gov.tr/08_KulturelFaaliyetler/002_Muzeler/edirne.cfm) Bu müzeyi de dolaştıktan sonra geldiğimiz yoldan
çıkıyoruz; Arasta içinden geçerek. Arastada, malum çarşı. Henüz
alışveriş yaparak ağırlık yapmak ve el-kol doldurmak istemiyoruz.
Ayrıca henüz görmediğimiz iki ayrı cami ve bu camilere ait iki ayrı
çarşı da var. Bu sebepten, göz ucu ile ne var ne yok, ederleri na
kadar kontrol edip, vakit kalırsa dönmek üzere diyerek buradan
ayrılıyoruz. Sırada yürüme mesafesinde, hatta Selimiye
Camiinin hemen karşısına düşen Eski (Ulu) Cami var.
Selimiye Camiinden önce
yapılmış. Bu cami için Edirne'de Osmanlılar'dan günümüze
ulaşmış en eski anıtsal yapı olarak bahsediliyor. Elbetteki bir
mimar anlayışı ile söylemeyeceğim ancak gördüğüm en çarpıcı
camilerden; çok etkilendim. Yanına inşa edilen çarşısı Bedesten,
cami inşaatı tamamlandıktan sonra yapılmış. Nedense pek bir yeni
gibi göründü gözüme. Herhalde son zamanlarda yenilenmiş. Bedesten,
Selimiyenin Arastasından daha küçük. Biraz dolaşıyorum, cazip bir
şey göremiyorum. Giyim ağırlıklı ve bir iki tatlı dükkanının olduğu
bir çarşı olmuş daha çok. Cami
ve yanıbaşındaki bu bedesten çok güzel bir çevre düzenlemesinin tam
içindeler.
Arka planda Rüstem Paşa Kervansarayı,
halen otel olarak kullanılırken diğer görülesi yerlerden. Şehrin tam
merkezini sarmalayan bu yapılar insana bir imparatorluk başkentinde
olduğunu her an hatırlatır nitelikte. Kervansarayda konaklamasak da
iç bahçesi açık olduğundan gezilebiliyor. Konaklamalı gitmek
isteyenlere tam merkezde olması açısından tavsiye edebilirim. İki
ayrı arkadaşım da konaklamış kişiler olarak aynı tavsiyede
bulunmuşlardı. Biraz daha kuzeybatı doğrultusunda, Selimiyeyi
sağ tarafımıza alıp kısacık yürüyerek Üç Şerefeli Camiye
varıyoruz. Caminin dış basamaklarında Selçuklu kırmızısı, burgu
burgu yükselen minare karşılıyor bizi. Hemen karşısında zigzaglı
kırmızı beyaz desenli üç şerefeli minare...
Birbirine benzemeyen
minareleri, birisinde üç şerefe olması ve Osmanlı mimarisinde
revaklı avlunun ilk kez bu camide kullanılması ayırdedici
özellikleri. Avlu revaklarının bağrında gizlenen kubbelerin
süslemeleri olağanüstü.
Caminin tam karşısında tarihi Sokullu Hamamı
var. Oldukça büyük. İçini görmeyi çok isterdim ancak tamamen
erkeklere hizmet veriyordu. Bu sebepten, yine caminin
basamaklarından görünen, karşısındaki ara sokak içerisinde Tarihi
Saat Kulesi gözümüze ilişti. Tarihi olarak isimlendirildiğine
bakılmaması lazım aslında. Bu alan imparator Hadrianın doğu
seferleri sırasında kendi adı ile anılan bu şehre yaptırdığı bir
kaleye ait. Zamanla yıkılan ve günümüze pek bir şey kalmayan bu kale
bölgesinde etrafında yapılan kazı sonucu ortaya çıkan diğer
kalıntılar hariç- ayakta kalan tek kule kalıntısı bu imiş. Ancak bu
bu kalıntı üzerine 19.yyda ahşap bir saat kulesi yaptırılmış.
20.yyda çeşitli sebeplerle elden geçirilmiş. Nihayetinde döneme
uygunsuz görüldüğü ve tarihi /sanatsal bir değer taşımadığı için
yıktırılıp bugün görünen hali inşa edilmiş. Çok tarihi olmasa da
yürüyüş rotasında olduğundan gidilip görülebilir , kazı alanı içinde
gezilebilir. Artık acıktık. Saat kulesinden kendimizi aşağı
bırakarak adını, methini çok duyduğumuz, Saraçlar Caddesi
paralelindeki meşhur Edirne Ciğercisi Kazım ve İlhan Usta
nın Yerini bulmaya koyuluyoruz. Saraçlar Caddesi İstanbulda Kadıköyün Bahariye
Caddesi, ya da Beyoğlunda İstiklal Caddesi kıvamında, araç
trafiğine kapalı, park-bahçe düzenlemeli bir çarşı merkezi.
Elimizdeki tarife göre balıkpazarı olarak anılan bir sokağa
sapınca ( hatta küçük bir balık heykelinden sola sapınca) görmemiz
gereken bir mekan; ancak bir- iki balıkçı dükkanı haricinde
balıkpazarı görmediğimizden devam ettik Saraçlardan aşağı. Baktık
ki ne çarşı kaldı, ne dükkan; sora sora yukarı çıktık. Meğer
balıkpazarı o yarıyolda gördüğümüz sokakmış. Bahadır uyarmıştı ama
heykeli görmediğimden orası olabileceğini düşünmemiştim. Bu balık
çarşısının sokağı aynı zamanda Ali Paşa Çarşısının kapılarından
birine ev sahipliği yapıyor. Karnımızda ziller çala çala, ağzımızın suyu aka
aka nihayet geliyoruz ciğercinin kapısınaaaa. Fekat doluyuz,
maalesef sizi alamayacağız. Zaten bir de tur gelecek şimdi diyerek
bizi daha kapıda geri çeviriyorlar. Bozuluyoruz haliyle. Çıkıp
civardaki alternatiflere bir göz atyoruz. Hem bu muameleye maruz
kalmış olmam, hem de başka yerlerleri tercih etmekte zorlanmam
sebebi ile düşen yüzümü gören muhterem eşim biraz oyalanalım madem
diyerek gönlümü alıyor. Bu zamanı Ali Paşa Çarşısını gezerek
geçiriyoruz. İstanbulun Kapalıçarşısının biraz küçük modeli.
Haftasonu olmasının etkisi de olsa gerek epey bir Bulgar alışverişte
Gelmeden önce de duymuştum, ucuz alışveriş için böyle günübirlik
ziyaretlerde bulunuyorlarmış. 23 Nisanın bağlandığı haftasonuna da
denk geldiğinden hatrı sayılır ölçekte yerli turist de vardı. Bu
çarşıdan bir miktar mis kokulu sabun alarak bir tur tamamlayıp
yeniden ciğercinin yolunu tuttuk. Fakat yine dolu. Biraz bekleyin
dediler. Baktık beklemeden olmayacak, 5 dakika ile sınırlı kalmak
koşulu ile ayakta bekledik. Neyse ki daha fazla uzamadan bir masa
kalktı. Kısa süre içinde evvela ekmekle birlikte bir kahvaltı tabağı
ölçüsünde yağda kızartılmış, ipte kurutulmuş acı sivri biber geldi.
Ardından nefis ciğerler...Soğan gelecek diye beklerken arka
masalardan bir bayan, soğan yok mu diye ortaya seslendi. Kazım
usta da ciğer soğanla yenmez
, diye yanıtlayarak kibarca bir açıklama getirdi. Böylelikle,
ezberbozan bir ciğer yemiş olmakla kalmadık, aynı zamanda yağda
kızartılmış acı kuru sivri biberin dilime, dudağıma, boğazıma
yapışan dehşet lezzetini de tanımış oldum.
Karnımız tok, gönlümüz rahat buradan çıkıp
arabaya doğru yola koyulduk. Bundan sonraki istikametimiz merkeze
kısa mesafede olup merkezden dışarıda kuzeyde kalan Sarayiçi
bölgesi. Dolayısı ile bir daha buraya uğramayacağımız için
meşhur badem ezmesini merkezden, Arasta Çarşısından alıp
Selimiyeye farklı açılardan bir daha bakıp buradan ayrılıyoruz.
Edirne Valilik Binasının önünden geçerek biraz mahalle içlerine
girip bir müddet sonra da Tunca nehrinin inceldiği bir noktadan dar
mı dar bir yoldan karşı yakaya geçip
Sultan II. Bayezid Külliyesi ve Sağlık Müzesine
ulaşıyoruz. Amma, duyan gelmiş. Bir kalabalık sormayın. Bileti
aldıktan sonra kalabalığı biraz olsun atlatabilmek adına biraz ters
bir tur izleyip önce külliyenin camisini geziyoruz. Caminin dışı,
avlusu tadilatta olduğundan dışarıda vakit geçirmiyoruz. Ancak zaten
içi yetiyor. Muazzam bir cami.
İlk yapıldığında şifahane kısmı,
her tür hastalığa yönelik hizmet vermiş ancak 1850lerden sonra
psikolojik/ psikiyatrik hastalara da kapılarını açmış. Özelikle bu
hastaları iyileştirmeye yönelik su sesi ve musiki destek tedavi yöntemi
olarak kullanılmış. Bu sebeple şifahanenin tam ortasında tüm hasta
odalarının görebileceği ve duyabileceği bir merkez noktada bir su havuzu
vardır. Havuzun hemen arkasında bir musiki sahnesi canlandırılmış. Arka
planda da ağır makam bir müzik çalıyor. Burada bulunan tabelada Şair
tabiblerden Şuuri Hasan Efendinin Tadilül Emzice adlı kitabından
alınmış hangi makamın hangi rahatsızlğa iyi geldiği yazıyor. Uzunca bir
liste var. Elemekte zorlandığım için hepsini naklediyorum, denemek
isteyen olabilir;
- Irak Makamı; Har mizaçlılara, sersam ve hafakana faydalıdır.
- İsfahan Makamı ; zihni açar, zekayı artırır, anıları tazeler
- Zengule Makamı; kalp hastaklıklarının devasıdır
- Rehavi Makamı; Başğarısına iyi gelir
- Buselik Makamı; Kulunç ve bel ağrılarının ilacıdır.
- Zirefgent makamı; Sırt ve eklem ağrılarının ve kuluncun tedavisinde
faydalıdır.
- Büzürk Makamı; Ateşli
hastalıklara iyi gelir, zihni temizler, vesvese ve korkuyu uzaklaştırır.
- Hicaz Makamı; İdrar yollarına iyi gelir, cinsel yönden uyarıcı etkisi
vardır.
- Uşşak Makamı; Kalp,karaciğer, sırtma , mide rahatsızlıklarına
birebirdir.
- Neva Makamı; Gönül okşayıcıdır, kötü düşünceleri uzaklaştırır, ırk-un
nisayaiyi gelir ( kadın hastalıkları)
- Hüseyni Makamı; Ferahlık verir, çocukların kalp ve ruh iltahabını
söndürür, ateş düşürür.
Müzenin ve Trakya Üniversitesinin gurur duyduğu konu ise 1997 yılında
müzeye dönüştürülen külliyenin darüşşifa bölümü, dünyanın en prestijli
müzecilik ödüllerinden olan Avrupa Konseyi 2004 Yılı Avrupa Müze
Ödülünü almış.
II. Bayezid Külliyesi ve Sağlık Müzesi
ziyaretimizden sonra çok yakında bulunan ve yıol üzerinde sayılabilecek
Sarayiçi Balkan Savaşı Şehitliğine uğruyoruz. Günün en
ağır ziyaretini buraya yapıyoruz elbette. Bu şehitlik de Balkan
Savaşları sırasında şehit düşen ve 1913 yılında esir alınıp
Sarayiçi'nde aç bırakılarak ölüme terk edilen şehitlerimiz anısına
yaptırılmış.
Gezimize çıkmadan önce yaptığım ön çalışmada bir intgernet sitesinde,
şehitliğin içinde otlayan
küçükbaşlardan bahsediyordu! Biz de hemen şehitlik duvarında mangalını
kokutup etrafı dumana boğan, başka noktada da bangır bangır müzik de
çalan ahaliyi farketmeden edemedik.
Şehitliğin hemen yanından Tunca Nehri akıyor. Dar Fatih Köprüsünün hemen yanı başında Adalet Kasrı yükseliyor. 1450de I. Murat zamanında yapımına başlanmış, 1475te Fatih Suultan Mehmet tarafından yapımı tamamlanmış Edirne ( Yeni) Sarayına ait bir kasr. Sonraki dönemlerde gelen padişahlar tarafından sürekli onarım gören saray 18. Yüzyılda kullanılmayıp aynı dönemde deprem ve yangın atlatınca tahrip olmuş. II.Mahmut döneminde tamir edilse de 1829da Rusların Edirneyi işgali sırasında karargah olarak kullanılması yapıyı yıpratmış. Arada gördüğü tadilatlarla ayakta kalsa da Osmanlı-Rus Savaşı hazırlıkları sırasında yakınlarında cephane patlaması sebebi ile zarar gören yapı, talana ve zamana karşı duramamış elbet. Adalet Kasrı, sarayın tek kalan yapısı imiş. Edirne Sarayı'na Kanuni Sultan Süleyman zamanında eklendi. Kanuni'nin kanunlarını burada yazdırdığı söylenir. Kasrın önünde iki taş vardır. Bunlardan sağdaki, seng-i arz, halkın dilekçelerini değerlendirilmek için üzerine bıraktığı taştı. Soldaki, seng-i ibrette ise ölüm cezasına çarptırılanların kelleleri sergilenirdi*. *http://www.edirnekulturturizm.com/saray.html
Adalet Kasrının hemen ardında meşhur yağlı güreşlerin yapıldığı
Kırkpınar meydanı var. Yanılmıyorsam Haziran temmuz arası yapılan bu
spor festivali 1357'de Rumeli'de başlamış. Bir hafta süren bu festival
meraklıları tarafından yakından izleniyor.
Bu yolu takiben ilerleyip ana yola varmaya çalışıyoruz. Epeyce
şehrin dışından dolanan bu yolun bizi bir şekilde Şükrü Paşa
Anıtı ve Balkan Müzesine götürmesini umuyoruz, ancak GPSe rağmen işin
içinden çıkamayınca dönüş yoluna geçiyoruz.
Sabah erken şehre girdiğimiz aynı noktaya gelip İstanbul istikametine
bağlanıyoruz.... |
||||||||||||||||||||||