| 05.11.2009 |
Kapalı Maraş- Gazi Mağusa- Salamis- St. Barnabas |
|
||||||||||||||||||||||||
|
Buffavento, St. Hillarion, Bellapais ve Girne Kalesi
Vouni, Soli, Lefkoşa Anımsanacaklar, Fikir vereek detaylar, vs.
|
Bursa üzerinden geçerken Uludağın şapkası gibi görünen yılın ilk karını
gördük. Heyecan verici idi. Ancak esas güzel olan Alanyadan kopup
Akdeniz üzerinde uçup kısa süre içinde Kıbrısın kuzey sahilini kuş
bakışı görebilmekti. Kıyıdan hemen yükseliveren Beşparmak Dağları ve
daha güneyindeki Torodos Dağları arasında kalan, adeta bir çanağı
andıran Meserya Ovası şahane bir seyirlik oldu. Uçak tam vaktinde indi. 09:00da alandaydık. Araç kiraladığımız firmanın yetkilisi araç ile birlikte alanda bizi bekliyordu. Gördük ki iki kişi olan bizim çekirdek aile için kocaman bir Ford Focus station wagon tahsis etmişler. Oysa topu topu istediğimiz VW Polo idi, minicik, parkı kolay vs.. Formaliteler ( sözleşme imzalanması) 5 dakika aldı. Sağdan direksiyonlu araba kullanmak konusunda ne kadar cesaretli de olsanız, oraya gidince iş ciddiye biniyor tabii. Eh, bir alıştırma yapmak istiyor insan, yolu iz bilmediği bir memlekette üstelik. Şansımıza görevli Gazi Mağusaya, yani bizim ilk günkü istikametimize gidiyormuş. Aracı 5 dakika kendisi kullanıp, trafik ve kurallar ile ilgili dikkat edilecek hususlara değindikten sonra direksiyona Bahadır geçti. Böylece takribi olarak Ercan Havalimanı-G.Mağusa arası 45 dakikalık yolculuğumuz başlamış oldu.
Serin ve yağışlı bir İstanbul Kasımının ardından iliklerimize kadar
ısındık- hatta kısa kollu kalana dek üstümüzü hafiflettik. Sabahın
dokuzbuçuğunda bu yaz sıcağı bir yaz çocuğu olarak beni mest etti.
Yol boyu kameralar ile donanmış. Hız kontrolü yapılıyor. Polislerin affı
yokmuş. Ne turist tanıyorlarmış, ne vatandaş.
Yolda, görevli ile genel olarak Kıbrıstan konuşmaya devam ettik doğal
olarak. Türkiyeden 2000 yılında çalışmaya giden birisiymiş kendisi.
Göçmenlerin 1200 TL gibi bir ücret karşılığı çalıştığını söylüyor. Eğer
işinde uzmansan bir miktar pazarlıkyapabiliyorsun, yoksa patronlar
çalışanla istediği gibi oynayabiliyor, diyor.
Yerel Kıbrıslılardan bahsediyor; kendi içlerinde evlerinde, arabaları
konusunda, kendi özellerinde gayet bonkör olduklarını, ancak hep
birlikte ülke olarak bir şey yapmak denildiği vakit sessiz ya da daha
geri planda kaldıklarını anlatıyor.
Ercan Havalimanı ile G.Mağusa arasındaki yol gayet rahat. Sürat yapan ve
trafik seyrini tehlikeye atan yok.
Görevliyi G.Mağusadaki Doğu Akdeniz Üniversitesi önünde bıraktıktan
sonra yine G.Mağusaya bağlı bir mahalle olan ilk durağımız Maraşa
doğru devam ediyoruz. Artık yalnız Bahadır ve ben varız. Heyecan tavan.
Haritamızı izleyerek tabelaların bizi yönlendirmesine bırakıyoruz
kendimizi. Akdenizde bir yerlerde olduğumuzun en belirgin göstergesi
alabildiğine uzamış palmiye ağaçları ve denizin mis kokusu ve tabii ki
ilaç gibi gelen Akdeniz güneşi!
Civarda, kapısında asker duran PTTye çekinerek girip bölgeye gidişin
tarifini soruyorum. Bir sokak fazla gelmişiz. Arabayı hemen sahildeki
Palm Beach Otelin parkına çekip girişin tamamen yasak olduğu Kapalı
Maraş Bölgesine sahilden bir uzak seyir yapmak üzere kumsala adım
atıyoruz. Ayaklarımın altında ipekte yürüyormuşum hissi veren incecik altın kumun verdiği heyecanı mı, yoksa savaş sonrası görüntüler veren hayalet bir şehrin üzerimde bıraktığı hüznü mü hissetmeliydim, bilemedim. Önce elverdiğince Kapalı Bölgeye odaklandım. Tellerin arkasında yapayalnız bırakılmış, gözü yaşlı , olanca bitmişliğine rağmen dimdik ayakta oluşuna.....
Baş köşelerini askerlerin tuttuğu, binaların üzerine bir devin
görebileceği büyüklükte yazılmış fotoğraf çekmek yasaktır
ültimatomları ile adeta alnına kara çalınmış, seyre çıkartılmış gelinlik
bir kız gibi....1974 Kıbrıs Harekatından sonra adadaki genel durum
itibariyle Birleşmiş Milletlerin de asker bulundurduğu her şeye
kapatılmış bir bölge. Oysa, 74 öncesi Kıbrısın en gözde, en lüks, en
cazibeli tatil merkeziymiş.
Şimdi, bu hali ile bile onu hissedebiliyorsunuz. Benim gördüğüm kadarı
ile Kuzey Kıbrısın en güzel kumsalına sahip upuzun bir kıyı şeridi.
Şahane bir konumu var. Gel gör ki....
Çok çok zor oluyor bu ilk duraktan ayrılmak. Kuzey Kıbrısın geri kalanı
beni bekliyor zira, vakit yok fazla.
Mağusanın eski merkezine doğru yola devam ediyoruz. Maraş bu bölgeye
yakın bir mahalle. 10 dakika içinde surları ve kuleleri görmeye
başlıyorsunuz.
Asırlar boyu her güçlü devletin iştahını kabartmış bu güzel ada elbette
ki kıyıdan gelen istilalara karşı önlem almak zorunda kalmış. Kontrolüne
geçtiği her devlet tarafından bir kaç kule, bir kaç kale, bir kaç sur,
bir kaç metre eklenen duvarlar sahil boyu kenti çevreliyor. Venedikliler
Lusinyanların yaptığı duvarları beğenmeyip güçlendirmek için Venedikten
usta getirmişler. Çok özetle , şehir surları , kaleleri ilgi alanına
girenler için Kıbrıs şahane bir zenginlik.
Maraştan gelirken duvarla birlikte ilk karşınıza gelecek kule, aynı
zamanda etnoğrafi ve
arkeoloji müzesi olan Canbulat burcu. Kilis valisi Canbulat bey Kıbrısı
almak üzere gönderilmiş bir beymiş. Lefkoşanın alınması sırasında
başarılı olunca Mağusaya da gönderiliyor. Ancak bu civarda öldüğü
sanıldığından türbesi buraya yapılıyor.
Eski Mağusa bölgesi yaya olarak rahatlıkla gezilebilecek çapta bir bölge.
Lala Mustafa paşa Camiinin arkasındaki parka arabayı parkettikten sonra
rahat rahat gezebilirsiniz. Bir daire çizdiğinizde hem her yeri görmüş
oluyor hem de arabanızı bıraktığınız yere geliyorsunuz.
Kıbrısın genelinde göreceğimiz bir ayrıntı ancak, bütün camiler altı
yedi yüzyıl önce, belki daha da önce, Venediklilerin ya da Lusinyanların
yapmış olukları kilise veya katedrallerden bozulma. Dolayısı ile hem
kilise adı ile hem de cami adı ile anılıyorlar.
Taş kapıdan geçince Venedik Sarayının bahçesi içinde taştan, iki katlı
bir zindan yükseliyor; Vatan Yahut Silistre adlı oyunda dokunmaması
gereken politik hislere dokunduğu için 1873te sürgüne gönderilen vatan
şairi Namık Kemalin 38 ayını sürgün olarak geçirdiği zindan. Alt katı
dört duvar bir minik pencereden ibaret olan bu zindanın üst katı şimdi
bir müze; o zaman kullandığı eşyalarının ve hatıratının, fotoğraflarının
sergilendiği bir müze.
Aynı zindanda Don Kişotun yazarı Cervantesin de ( İnebahtı Savaşında
Osmanlılar tarafından tutsak alınması veya Katalan engizisyonundan
korsan ya da soyguncu olması gerekçesi ile kaçması gibi nedenlerden) bir
süre tutuklu olarak kaldığı, savaşta yaralanarak ya da diyetini ödemek
suretiyle kolunu kaybettiği
vs. konuda pek çok farklı hikaye
okudum. Henüz beni ikna edene rastlamadım.
Zindanı geçer geçmez Venedik Sarayı (Proveditore Sarayı) ile burun
buruna geliyorsunuz. Eski bir saray üzerine 13. Yyda Lusinyan kralları
tarafından yaptırılmış bir saraymış Venedik Sarayı. Şimdi ne kalmış
derseniz pek bir şey yok açıkcası.
Sinan Paşa Camii de St. Peter ve St. Paul olarak bilinen bir kiliseden
çevrilme. Biz gittiğimizde tamamen kapalı idi. Anladığım kadarı ile açık
olduğu zamanlar var. Bahçesinde Yirmisekiz Çelebi Türbesi** var. Cami
olduğunu kesinlikle anlamadığımız bir kilisenin bahçesinde bir türbe
gördüğümde çok şaşırmıştım. (**Yirmisekiz Çelebi 18'inci yüzyılda yaşamış
ünlü bir Türk diplomattı. Asıl adı Mehmet Faiz'dir. "Yirmisekiz Çelebi"
lakabı Yeniçeri Ocağının 28'inci ortasında yetiştiği için verilmiştir.
1720 yılında Paris Büyükelçiliğine atandı ve 11 ay sonra geri döndü. Bu
dönemdeki "Paris Sefaretnamesi" adlı eseri büyük yankı uyandı. Bu eser
ayni zamanda Ingiltere'de de ilgi gördü. Paris'ten döndükten bir süre
sonra Mısır'a görevli olarak atandı. Bu sıralarda (1730 yılında) çıkan
Patrona Halil isyanına adı karıştığı için görevinden alınarak Kıbrıs'a
sürgüne gönderildi. 1732 yılında Mağusa'da öldü ve şimdiki yerine
gömüldü. Kaynak:
http://www.magusa.org/kentrehberi/gmtarihiyerler.htm#LATIN
Latinlerin St. George Kilisesi 13. Yyda Gathic olarak yapılmış olup
kalıntıları bugün yolun ortasında kalmıştır. Uzunca boylu bir palmiye
kendisine eşlik etmektedir.
Greklerin st. George Kilisesi; 15. Yüzyılda yapılmış ve adından
anlaşılacağı üzere ortodokslara hizmet etmiş. Sadece dış duvarları
ayakta duran kilisenin tepesinin 1571de Osmanlı kuşatmasında çöktüğünü
okudu. Duvarlarındaki deliklerin de toplardan kaynaklandığı söyleniyor.
Venedik Sarayından çıkıp tekrar Lala Mustafa Paşa Camiinin de baktığı
meydana geldik. Camiyi arkamıza alarak dümdüz sahile inen yolda yürümeye
koyulduk. Solda bandabuliya, sağdan dönen sokak üzerinde bir yabancı
tarafından işletilen Monks Inn. Genelde tavsiye edilen bir mekan. E tabi
artık öğlen saatini hayli geçiyor. Sabah kahvaltısını bir miktar uçak
saatleri sebebi ile pas geçmiş olan bizim için artık yemek yemeyi de
düşünmemiz gerekiyor. Yolun sonunda meşhur Petek Pastanesini görüyoruz.
Neyse ki adını bildiğimiz bu tip yerleri aramak için vakit ve enerji
kaybetmeyeceğiz diyerek, karşımıza çıkan bir başka Mağusa burcuna çıkıp
bu sefer deniz mnazarasından çok şehir manzarasına bakmayı yeğliyoruz.
Yemek seçimimizi aparitif bir şeyler yiyip, zaman kazanmak için Petek
Pastanesinden yana kullanıyoruz. Adının pastane olduğuna bakmayın, büfe
gibi bir menü sunan kafeterya aslında burası. Fastfooda bir itirazınız
yoksa mutlaka yiyecek bir şey bulursunuz. Bu serinletici yemek
molasından sonra Mağusa içinde devam ediyoruz gezmeye.
Şehrin dört bir kıyı ucunu gören,
insana iktidar hissi veren bir manzarası var. 1974 öncesine kadar gezi
gemilerinin önünde demirlediği ve şehre girişin yapılabildiği bu kuleye
artık giriş iç taraftanmış. Gittiğinizde göreceksiniz, deniz tarafındaki
hendek 1900lerde İngilizler tarafından sıtma riskine karşı kurutulmuş.
Mağusa surlarında bu saydığım iki kule ile birlikte toplam 14 kule*
bulunuyor:
*Kaynak:
http://www.magusa.org/kentrehberi/gmtarihiyerler.htm
Sırada beyazlara bürünmüş efsanevi antik şehir
Salamis
var. Gazi Mağusanın 8 km kuzeyindeki şehir Anadolu ve
Yunanistandan aldığı göçlerle kurulmuş. Bazı arkeologlar da depremlerin
ardından, hemen güneyindeki Enkomiden gelen halklar tarafından
kurulduğunu söylüyorlarmış. Savaşlar, akınlar, depremlerden çok çekmiş
bu şehir. Adanın kaderi milattan öncesinden çizilmiş; döneminin güç
timsali olan devletlerden ele geçirmeyeni kalmamış bu şehri de. M.Ö. 8.
yy Asurlular, M.Ö. 5. yy Atina kralının arkası kesilmeyen denemeleri,
Fenikeliler, Persler ve tabii ki Büyük İskender dönemi. M.Ö. 8.yyda
muazzam bir ticaret şehri olmuş. Perslerin egemenliğine geçtiğinde
ekonomik ve politik olarak sarsılmakla birlikte Büyük İskender ile
birlikte eski günlerine geri dönmüş. M.Ö. 3.yyda Ptoleme Krallığı
egemenliğinde sakin bir dönem geçirmiş. 76 ve 77 yıllarında depremler ve
116da Yahudi halkın ayaklanması ile milattan sonra ilk yüzyıllık dönemi
tam bir yıkım dönemi olarak atlatır kent. Bu esnada Roma yönetimi
altındadır. 10 yıl ara ile 332 ve 342 yıllarında atlatılan depremler
sonrasında şehir, Roma İmparatoru II. Constantius tarafından yeniden
inşa ettirilir; ancak hıristiyan kültür damgası ile tabii ve de vefa
borcundan olsa gerek kentin adı bu dönemde Constantia olarak değişir. 4.
Yüzyıldan itibaren ticari önemini yitirmeye başlayan kentin halkı
7. yüzyılda Arap istilaları başlayınca çareyi göçmekte bulur; nereye mi,
bugün Gazi Mağusa olarak bildiğimiz merkeze....
Dünyanın en büyük güçleri, muhteşem bir şehir yaratmış. 3. Yüzyılda
oralara gidebilmek varmış!
Salamisi gezmek için koşturarak 2 saat şehrin ancak genelini görmeye
yetiyor. Büyük bir alana yayılmış, çoğu Roma döneminden kalmış kalıntıları hakkını vererek gezmek ve tadını çıkartmak isterseniz daha
uzun vakit ayırmanız gerekiyor. Rehber kitaplara bakılırsa tam gün
aktivitesi yapmanız gerekiyor; deniz kenarından da dinlemek için
faydalanmayı öngörerek tabii.
Günümüzde görülebilenlerin ağırlıklı olarak Roma dönemi kalıntısı olduğu
söyleniyor. Önceden başka yerde Roma kalıntısı gördüyseniz bazı tipik
özellikleri tanıdık gelecektir. Kentin en yaygın mimari eseri sanırım hamamları. Hayatınızda bu kadar banyoyu, saunayı (Sudatorium), sıcak / soğuk su havuzunu bir arada , içiçe görmüş müsünüzdür, bilmiyorum. Hani işletmeye açılsa acaip para kazanır! Bir adım atıyorsunuz gymnasium, bir adım ötesinde sudatorium (sauna) , yan odası caldarium ( sıcak banyo odası), onun karşısında havuzlar, hepsinin tam ortasında su deposu. Hepsine 10 adım uzaklıkta, 44 kişilik halk tuvaleti ( latrines) :)
Bir de tabii tiyatosu. Anadoludaki antik tiyatroların başına geldiği
gibi bir depremle yıkılmış. Tabii ki elden geçmiş ancak gayet iyi
durumda. Akustiğini bizzati test etmiş bulunuyorum, enfes!
Şehir güneye doğru devam ediyor. Merkezin etrafı deniz boyunca duvarla
çevrilmiş. Muhteşem bir sütunlu yol, bu hamamlar bölgesi ile agora,
villalar, Zeus tapınağına bağlanıyor. Bugünün antika kafası her ne
kadar bu sütunlu caddenin üzerine asfaltlanmış bir patika kondurup
içinde kaybolmak istediğiniz büyülü atmosferin üzerinden arabalar
geçirse de, şehir estetik ve lojistik olarak çok etkileyici.
İç mimaride mozaik süsleme gündelik hayatlarında, ayaklarının altında,
hamam banyolarında gözlerinin önünde... Bu kadar zevklerine düşkünlük.
Şehrin günaybatı istikametinde St. Barnabas Manastırı ile arasında kalan
7 km2 lik bir bölgeye (araba ile 5 dakika)
Kraliyet
mezarları yayılmış. Kraliyet mezarları denilmesinin sebebi
anıtsal mezar yapıları olmaları, içlerinde zenginlik belirtisi olan
eşyalar bulunması ve mefta ile birlikte canlıların gömülmeleri. Örneğin
cenazeyi çeken atların da ölünün anısına gömülmesi. Tam anıt mezarın
önüne 2 ila 4 adet arası at gömülmüş. İskeletleri duruyor. Bu açıkahava
müzesinde mezarın anıtsal yapısı ile eğreti bir şekilde korumaya alınmış
atların iskeletlerini görüyorsunuz.
47, 50 ve 79 nolu olanların özellikle zengin buluntular içerdiği
söyleniyor. 50 numaralı olan St. Catherine Maphusu olarak da biliniyor.
Hırstiyanlığa döndükten sonra burada tutulmuş Catherine.
Sıradan fakir halkın da gömüldüğü MÖ 8-4. Yüzyıllara ait olduğu tespit
edilmiş bir toplu mezarlık alabildiğine yayılıyor.
Buraya giriş bileti ayrı ancak bir rivayete göre Salamise girerken
aldığınız biletler burada da geçiyor. Biz denedik; sorun yaşamadık.
Burada göreceğiniz 4-5 mezarın sadece hafta içi ziyarete açık olduğunu
öğrendik.
Barnabasın popülaritesinin sebebi bu gizli mezar yerini piskopos
rüyasında göstermesidir. Bunun üzerine Bizans Imparatoru 477 yılında bu
mezarın bulunduğu yere manastırı ve içindeki kiliseyi bizzat yaptırtıyor.
Ne var ki 200 yıl sonra
Arap istilalarında yapı tamamen
yıkılıyor ve geriye temelleri kalıyor. Bugünkü binalar 1756 yılında ada
Osmanlı hakimiyetindeyken yaptırılan manastır ve kilise binaları. Kilise
binası ikon müzesi olarak kullanılmakta. Kilisenin dışındaki bahçeyi
çevreleyen tek katlı odacıklar da, hüküm süren her medeniyetten bir
şeyler sergilenen, gezmesi çok keyifli, sevimli bir arkeoloji müzesi
barınıyor.
Gün karanlık tüllerine bürünmekte. Güneşle flörtü sona eriyor; ay ile
randevusunun heyecanı içinde. Karanlıkta ters akan trafikte ,
bilmediğimiz bir yolda gidecek olmanın verdiği bir o kadar heyecan da
biz de.
Yorgunluk akıyor üzerimizden. Bir yandan da yiyeceğimiz yemeğin derdine
düşüyoruz. Bir tavsiye listesi var elimde. Lokanta mı olsun, hızlı
yenebilecek pratik bir yer mi olsun, derken sabah kahvaltısının güme
gitmesi ve öğlen yemeğine de pastanede idare edip hakkını
veremediğimizden, seçtiğimize sonraki günlerde de pişman olmayacağımız
Girne Merkez köylerinden Zeytinlideki Archwaye gitmeye karar veriyoruz.
Ancak otelimizin yerini bulmak önceliğimiz. Otel sahipleri çok güzel bir
kroki yapmış; elimizle koymuş gibi buluyoruz. Otele girişimizi 1800-1900
civarı. Bavulu bırakıp, kendimize geldikten sonra ziyafet çekmeyi
umduğumuz Archwayi arayıp her ihtimale karşı rezervasyon yaptırıyoruz;
aldığımız uyarılar bu yönde. Yol tarfi almayı ihmal etmiyoruz zira biraz
içerilerde, tepelerde bir yerlerde.
Hafta içi günlerde bile kalabalık olduğu söylenen restorantın milli maç
sebebi ile boş olduğu açıklanıyor bize. Bu durumdan hep rezervasyonlu
gitmek öneriliyor. Burası çok yol üzeri olmamakla birlikte biraz
kalburüstü bir mekan.
İşte, orada bulunacağımız 4 güne yayarak tüketmemiz gereken ancak bizim
bir gecede tükettiğimiz o, efsanevi açık büfe ile masamıza dizilen minik
servisler:
Ben bu menüyü taze nane çayı ile bitirirken, Bahadır kahve almayı tercih
etti. Çok ilginçtir, çay Kuzey
Kıbrısta İngiliz usulü içiliyor; poşet çay yani...demleme yok....Ama
biz bu gerçeği aslında sonradan öğrenecektik..... |
|||||||||||||||||||||||||