| 08.11.2009 |
Son gün...Vouni, Soli, Lefkoşa....
|
||||||
|
Buffavento, St. Hillarion, Bellapais ve Girne Kalesi
|
Karaoğlanoğlu Mevkiindeki otelimizden 6.45te yola
çıktık. Güzelyurt üzerinden Vouni ve Soliyi görüp Lefkoşaya geçeceğiz.
Lapta istikametine gidiyoruz. Yolda, gelmeden önce hazırlık yaparken
araştırmalarıma takılan bir kaç yeri görüyorum. Not etmiştim, alternatif
otel, yeme içme mekanı ,vs.vs.
Karaoğlanoğlu mevkiinden Laptaya 5 dakikada varılıyor.
Çok şirin, dağların eteklerinde bir yerleşim. Yol boyunca villaların
ardında tepede kurulu olan esas köy uzaktan güzel görünüyor. Uğramak
istesek de planda yok; yolcu yolunda gerek...
Geçitköye 20 dakikada geldik. Geçtiğimiz hafta yağan
yağmurlardan sonra güneşi görmesinin ardından dağ tepe, yol kenarları
taze çimler çıkarmış. Güzelyurt yolu ağaçlar içinden geçiyor. Genelde
tepeler çam, düzlükler harnup
ağaçları ile kaplı. Bu yol üzerinde pek çok avcı gördük. Ani bir
kararla sabahın yedisinde yol üzerinde gördüğümüz Mavi Köşkün
sapağından giriyoruz içeri. Ancak o da ne? Silah kaçakçısının köşkü bir
kışlanın içinde. Köşkü gezi programına almadığımızdan olsa gerek bu
detayı hiç hatırlamıyordum. Hoş, bilsem de saatin yedisinde
açılmayacağından dert de değildi hani. En azından dışarıdan görürüz diye
düşünmüştük. Okuduklarım da
yetti gerçi.
http://www.kibristatatile.com/kibris-tatili/gormeden-donmeyin/guzelyurt/mavi-kosk/
Pazartesi günleri bakım için kapalı olan köşk Salı-
Pazar günleri 09:00-16:00 arası ziyarete
açıkmış. Bu bilgiler değişebilir tabii, kontrol etmek gerek.
7.20de Kalkanlıdan geçiyoruz. 3000 yaşında olup hala
meyve verdiği söylenen zeytin ağaçlarının izine düşmeyi bir zeytin
tutkunu olduğumdan nasıl isterdim bilseniz...ancak nerede olduklarını
soracak kimse bulabileceğimi sanmıyorum, Pazarın bu saatinde. Kalkanlı
Kıbrısın zeytinliğiymiş. Gerçi yol üzerinde zeytinden çok portakal
bahçesi gördük ya, köyün içi değildi neticede. Güzelyurttan sonra
Yeşilyurttayız. Sabahın sekizinde gördüğüm üçüncü Afrikalı.
8.21de Vounideyiz; bugün göreceğimiz en batı uç.
Anayoldan saptıktan sonra tırmanan ve ilk iki üç dakikası düzgün
olan yol burada da tek arabalık daracık bir yol; cep derseniz, yarım
saatlik yol boyunca bir tane
var, o da takriben tam orta süresinde; diğer yanı çukur; uçar gidersin.
Düzgün ama yer yer yukarılardan yuvarlanmış iri taşlar var yol
üzerinde. Dualarla çıktım sabah olmasına rağmen.
Vouni Sarayı, Pers yanlısı bir kral olan Doxandros
tarafından M.Ö. 5. yüzyılda yaptırılmış. Yaptırılma sebebinin, Yunan
lehtarı komşu Soli halkını gözetim altında tutmak olarak yazmış tarih.
Ancak bu işe yaramamış; Soli halkı sarayı işgal etmiş, kendilerine göre
değiştirmişler ve en güzel noktaya Athena Tapınağını kondurmuşlar.
Persler tekrar güç kazanınca Soli M.Ö. 380 de sarayı yakıp yıkmış. 137
odası olduğu söylenen bu saray kalıntısından en etkilendiğim
nokta denize tepeden bakan banyo odaları. Kazılarda toprak kap
kacak, altın ve gümüş bilezikler, süslü gümüş kadehler, para ve mühürler
bulunmuş.
Vouni-Soli arası 10 dakikalık bir yol. Biz en uçtakine
gittik önce, Vouniye. Sonra dönüş yolumuz üzerinde olan Soliye geldik.
Soliye varmak için araba ile tepe tırmanılmıyor. Nispeten yol
seviyesinde.
Soli vaktiyle bugün gördüğümüz sınırlarla sınırlı
değilmiş. Bakır çıkan Torodos dağlarınının kuzey eteklerini de içine
alan bölge tamamen Soloi (Soli) olarak biliniyor. Bu yüzden limanından
bakır ticareti yapıldığı biliniyor. Daha da geçmişi M.Ö. 700 yıllarına
dayanıyor. Asur kayıtlarında kendisine vergi ödeyen şehirler arasında
geçiyor adı. En güzel zamanlarını Roma döneminde yaşıyor kent.
Tiyatro elbette denize karşı. Asıl yapının dörtbin
kişilik olduğu yazıyor tüm kaynaklarda. Ancak bugünkü restore edilmiş
hali yarı kapasitesi kadar. Bu tiyatro halen kutlamalar ve kültürel
faaliyetler için kullanılmaktaymış. Burada da sahne almaktan mutluluk
duyuyorum. Tiyatronun hemen arka tarafında (ortaya çıkartılmamış) bir
saray ve tapınak olduğu söyleniyor.
Tiyatronun aşağı tarafında, aslında kapıdan girer
girmez dikkati çeken bir koruma alanında, 5. Yüzyıldan kalma bir Bizans
Bazilikası ve buna ait çok iyi korunmuş, bu amaç için uluslararası fon
bulunmuş yer mozaikleri var. Bazilikanın tüm taban mozaikleri olduğu
gibi kalmış neredeyse. Bu bazilika Kuzey Kıbrıstaki tüm eski yerleşim
yerlerinin kaderi gibi yedinci yüzyılda Arap istilasında saldırıya
uğramış. Kente ait hala gün ışığına çıkartılmamış bir agora ve nekropol
varmış.
9.45 te ayrıldık buradan. Gözümüz her an kahvaltı
yapabileceğimiz hoş bir köşe arıyor. Ancak dilediğimiz bir yer
bulamıyoruz. Gemikonağı- Lefkoşa karayolunun 16. kmsinde LEMAR
görüyoruz. Kahvaltımız yine buradan; hellimli sandviç, sıkma portakal ve
mandalina suyu. Lakin kısa sürede anladık ki meyve suları sıkma
değil!Velhasıl, kahvaltımızı arabada yaparak zaman kazandık. İstikamet
doğrudan Lefkoşa.
İlk durak eski merkez. Günlerden Pazar olduğu için her
yerin kapalı olduğunu öğrenmek bizi dağıttı.
İnsanda iştah bırakmayan bir şehir silueti ve ruhun hakim olduğu
bu karanlık şehirde tur attıkça içim burkuldu.
O ana kadar Kuzey Kıbrısta
gezdiğimiz her yer gibi tarihi milattan öncesine dayanan bu şehri bu
kadar ağır ruhlu yapan neydi peki?... Tüm adanın omuzlarındaki yükü mü?
Yılların bölünmüşlüğü mü? Hep göz önünde olmak ama gözde olamamak mı?
...Yakılmış her ağıdı, salıverilmiş her çığlığı yankı yankı duyar
gibi oluyor kulaklarınız.
Milattan önce yedinci yüzyılda Asur belgelerinde Ledra
adı ile anılan yerin Lefkoşanın temelleri olduğu sanılıyor. M.Ö. 300
yıllarında Makedon kökenli Mısır hanedanından Ptolemy I. Soterin oğlu
Lefkos kenti yeniden inşa ettirip adını vermiş.
Nicosia adının da 1192 yılında Tapınak Şövalyelerine başkaldıran
yer halkı tarafından kullanıldığı kabul edilmiş.* Bu isim hikayelerini
çok sevdim. KTHY Havayolları dergisinden alıntıdır.
( Kasım 2009 /62 )
Bu şehir de pek tabii eski surlarla çevrili.
Venedikliler , Lüsinyanların yaptıkları duvarların üzerine ya da yerine
daha iyisini yapmayı denemişler. Bunun için özel mühendis bile
getirtmişler. 1567 de biten bu duvar inşaatından bugüne kalan 3 kapı
kalmış; biz kentin kuzeyindeki ( ancak hala kentin merkezindeki) Girne
Kapısını gördük ( Porto del Proveditore). Bu duvarlar aynı zamanda
gezilip görülebilecek eski şehir merkezindeki yerleri de çevreliyor.
Güneye doğru devam ederseniz illa ki yeşil hatta varırsınız. Yani tel
örgüler ardından öbür yanını izleyen garip şehir...İşte tam bu eski
merkezin oldu noktada karşı tarafa geçmek üzere bir pasaport noktası
var.
Dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyoruz. Açık bir yer
buluruz ümidi ile geziyoruz. Nafile..
Duvar boyu yürüyerek Ledra Palasla karşı karşıya
geldik. Vaktiyle kentin en lüks oteliyken şimdi ara bölge diye tabir
edilen yerde Birleşmiş Milletler askerlerine hizmet veren bir bina
olarak kullanılıyor. O da teller arkasında. Hemen üzerinde yürüdüğümüz
yolun kenarına dizilmiş evlerin hali şehrin doğu tarafında
gördüklerimize göre daha iyi olmakla birlikte yine de pek nahoş. Üflesen
yıkılacak gibiler. Bir kısmı nitekim yıkılmış da.
Ve Barbarlık Müzesi. Belki de Lefkoşanın üzerindeki
ağır ruh burada bir anlam kazanıyordu. 1963 Kanlı Noelinin ayakta duran
şahidi, Binbaşı Nihat İlhanın müze haline getirilmiş, tek katlı ,
bahçeli evi. Görmeden
dönülmemesi gereken bir ibret abidesi.... |