| 12/02/2003, Çarşamba 4. gün |
Trafalgar Square, Globe Theatre, St. Paul's Cathedral, Buckingham
|
||||||||||||||||||||
|
Anasayfa
Madam Tussaud's Museum British Museum-I Portobello Rd. Market Sherlock Holmes |
Hava yine yağmurlu, dolayısıyla Hyde Parktan vazgeçiyorum. Trafalgar Squareda başlayıp Westminsterda son bulan bir Whitehall yürüyüşü yapıyorum. Ama önce Trafalgarda, Nelson Anıtını hemen geçince Tolstig adlı hediye mağazasında dolaştıktan sonra biraz mıknatıs ve 3 nihale alıp çıkıyorum. Whitehall'dan bahsetmeden önce Trafalgar'a değinelim.
Meydanın çevresinde ise sol tarafta St Martin in the fields adlı kilise ile sağ tarafta ünlü National Gallery yine tüm göz dolduruculuğu ile manzaraya ortak oluyor. Whitehall, üzerinde sıra sıra devlet dairelerinin bulunduğu, irili ufaklı heykellerin, anıtların, tarihi yapıtların olduğu bir hat. Aynı zamanda 1732den beri İngiliz Başbakanlarının resmi ikametgahı olan Downing 10un da olduğu yol. Konserlerin ve ziyafetlerin verildiği Banqueting House, tam onun karşısında yer alan Horse Guards Parade de burada. Buckingham Sarayında olduğu gibi burada da muhafızların nöbet değişimleri oluyor. Ben biraz geciktim, ucundan yakaldım. Bunun da fotoğrafını çektim ama maalesef yanan rulodaydı.. Bu Whitehallda heyecanlandıracak bir şey bulamadım aslında. Politik binalarla birlikte gayet mütavazı bir binada Scotland Yard var. Şimdiki Başbakan Tony Blairein oturmakta olduğu Downing St No:10a giren sokak neredeyse Buckingham Sarayının önündeki kapılar gibi kocaman demir kapılarla kapalı. Civardaki tüm sokakların önünde polisler bekliyor. Sokak bitince Westminsterdan metroya binip London Bridgede indim. Hedef Shakespearein Globe Tiyatrosu. Fakat durak çok uzakmış. Çok uzun bir yol yürümem gerekti. Ama bu sefer kaybolmadım! London Bridge istasyonundan çıkıp Southwark Street boyunca yürüyüp Southwrak Bridge Roaddan saptım ve kendimi Southwark Bridgede buldum. Oradan aşağı inip Thames nehri boyunca yürüyünce Globe Tiyatrosuna varılıyor.
Bu yapı 1997 yılında aslına en yakın halde yapılmaya çalışılmış, Wooden O şeklinde bir yapı. En önemli özelliği oyunların açık havada oynanması ve oturan izleyici haricinde bir de ortadaki meydana ayakta izleyici alması. Shakespeare döneminde oynandığı hali ile oyunlar oynanıyor.
Hatta bazen hava koşulları oynanan oyuna doğal bir dekor bile oluşturuyormuş; mesela çok romantik ve uzun bir öpüşme sahnesinde öpüşme boyunca gökgürlemiş. O kadar etkileyici olmuş ki oyunu ayakta izleyen seyircilerden birisi do it again! (bir daha yapın!) diye bağırmış! Bu O şeklindeki tiyatroda oyunları parası olan kapalı koltuklarda ve oturarak seyredebilmekteymiş. Avam kısmı üstü açık, ortadaki boşlukta seyretmekteymiş. Parası olan gösteriş yapmak için sahnenin tam üstünde yer alan balkondan seyredermiş ki, burası doğal olarak tüm seyircilerin de görebildiği ancak bu balkonda oturanın oyuna tam olarak hakim olamadığı bir yer. 1649-1660 arasında tüm tiyatrolarla birlikte Puritanların kapattığı bir tiyatro. Daha sonra Globe Theatreın hemen hemen karşısına düşen Thamesin öte yakasındaki St.Pauls Cathedral'a gittim. Nedense ben dışarıda gezerken yağmur yağıyor! Aslında pek de durmuyor. Thamesin üzerinden yine yürüyerek geçtim- sanıyorum Blackfriers Köprüsü üzerinden. Köprüden geçerken katedralin kubbesi inanılmaz göz dolduruyor ( dünyanın ikinci en büyük kubbesi imiş) Oldukça büyük bir katedral. .....
Öğlen yemeği her zamanki gibi sorun oluyor. Katedrale 5 dakika mesafedeki Mansion House istasyonunun hemen yanındaki Burger Kingde yedim. Bir yandan dinlenirken bir yandan da ne yapacağımı düşünmeye koyuldum. Mansion House istasyonundan South Kensington aktarması ile Hyde Park Cornera gittim. Hyde Park Corner İstasyonu özellikle hoşuma gitti; bu duraktan dışarı çıkarken insan kendini birden Waterloo Savaşı meydanında buluyor. Metronun çıkışa yakın duvarlarında bu savaş anlatılmış. Çok kısa iki duvar resmi ile... Fayansların üzerine işlenmiş.
Avrupalıların bu huyları çok güzel işte. Adamlar hiç yoktan her sokağı tarihi bir bilgi ile aydınlatıyorlar. Her yerde, kendilerince mühim işler başarmış şahısların heykelleri, anıtları, vs. var. Tarihle sürekli iç içeler. O kadar yakın ki sanki tarih yaşıyor, o insanlar yaşıyor sanıyorsunuz. Waterloo Savaşından sıyrılınca küçük ama yemyeşil bir parkın içinde Wellington Arch karşıladı beni. Constitution Hill üzerinden sağ tarafıma Buckingham Bahçelerini alarak saraya doğru yürüdüm.
Bu yolun başında 4 kalınca obelisk diyebileceğim memoriallar dikilmiş. Her birinin üzerinde Pakistan, Bangladeş, Hindistan,...adı yazıyor. Ayrı bir küçük kubbeli yapı üzerlerinde de I. Ve II. Dünya Savaşlarında bizim yanımızda savaşmış olanların anısına gibisinden bir not düşülmüş. Hyde Park Cornerdan saraya doğru inerken Consititution Hillin sol tarafında Green Park, sağ tarafında da ancak dev duvarlarının görülebildiği Buckingham Bahçeleri var. Her yer ağaç ve yeşil. Bu soğuk havada bile kardelenlerle birlike çiğdemler açıyor. Yeşil, çimen, yağmur bol ama çamur yok. Yayaların gerek parklarda gerekse kaldırımlarda yürüdükleri zeminler de özel. Ne su tutuyor, ne çamur yapıyor.
Ve işte Buckingham Sarayı. Victoria Anıtının tam arkasında...
Sol tarafta( Green Parka ait) yine oldukça büyük bir kapı üzerinde Kanadada oluşturulmuş 4 eyalet kapıya eklenmiştir yazıyor. Biraz daha inildiğinde Victoria anıtının tam karşısında da Güney Afrika adına yolun iki tarafına dikilmiş geniş obelisk anıtlar var. Buradan bir daire çizilip Kanada kapılarının karşısına denk düşen yolun iki tarafında da Avustralyaya ait dikitler var.
Hava iyice karardı ve ben de çok yoruldum. Otele dönüş yoluna geçtim. Uzun sürdü, metroyu çok bekledim...
|