Suların Altında Bir Yunan Şehri

Deniz altına dalmanın en verimli uygulamalarından biri, batık şehirlerin araştırılmasıdır. Bunlar arasında Bretagne'da kurulmuş ve belki de bir gün bulunacak olan efsanevî şehirler de vardır. Ama, Eskiçağ yazarlarının bize anısını sakladığı pek çok kent, büyük felâketler - deniz baskını, yer sarsıntıları, toprak kaymaları - sonucu kaybolmuştur. Helike, bunlardan biridir. Peloponnessos'un kuzeyinde, Korinthos körfezinde kurulmuş olan bu şehir, bir yer sarsıntısıyle bir gecede sulara gömüldü. Batık kentler denilince Yunanistan, ilk akla gelen ülkedir. Bu kentlerden bir diğeri, Pheia, Peloponnessos'un batı kıyılarında, Olympia bölgesinde kurulmuştu. Homeros'un söz ettiği bu şehir, bir deprem sonucu, denizde kayboldu. Yunanlı balıkçılar, bugünkü Aghios Andreas kıyısı yakınlarında, 8 m derinlikte bir sütun buldular. Böylece, şehri kuşatan surun kalıntısı belirlenmiş oldu. Bu buluntu o kadar önemlidir ki, Yunan makamları orada bir deniz altı müzesi düzenlemeyi düşünüyorlar. Böylece, amatör dalgıçlar, suyun dibindeki şehri ziyaret edebilecekler. Bu tasarı henüz gerçekleşmedi, ama, umut verici: bir gün biz de "Nautilus" denizcilerinin yaptığı gibi, deniz altındaki harabeleri gezip görebileceğiz.


Deniz altı arkeologları, açık havada olduğu gibi çalışırlar; yatakların rölövesini itina ile alırlar.

Denizaltı Arkeolojisi

Denizaltı arkeolojisini icadedenler, bir bakıma sünger avcıları olmuştur. Nitekim bu avcılar 1900'de, Pelopennesos'un güneyindeki Antikythera adası açıklarında bir gemi enkazı keşfettiler. Enkazın içinde mermer ve bronzdan kırk kadar antik heykel bulundu. Bu tarih, denizaltı arkeoloji araştırmalarının başlangıcı sayılabilir; ancak, bu araştırmaların bir bilim haline gelmesi için yarım yüzyıl beklemek gerekecektir. Deniz denilen o mavi müzedeki ikinci buluş, 1907 yılına kadar gider. Bu buluşun büyük yankıları oldu. Tunus'un güney kıyılarındaki küçük Arap köyü Mehdiye açıklarında, Sfaks'lı bir armatör tarafından tutulan Yunanlı dalgıçlar, sünger çıkarmak üzere küçük bir gemiden suya daldılar. Aşağı yukarı 40 m kadar derinliğe indiler ve çamur yatağı üzerinde yatan taş yığınlarına tutunmuş süngerleri koparıp aldılar. Yosunlar ve balıklardan oluşan bir âlemin yaşadığı bu sessiz derinlikler, solgun ve yeşilimsi bir ışık içinde yüzüyordu. Dalgıçlar böylece, alacakaranlıkta çalıştılar. Yavaş yavaş, tereddütlü hareketlerle ilerliyorlardı; sarımtırak ya da külrengine çalan bir şey gördüler mi, bu bir sünger demekti, eğilip onu koparıyorlardı. Ne var ki, dalgıçlardan biri böyle eğilmişken, çamurla kaplı, silindir şeklinde ve pek uzun bir nesneyi farketti. Onun yanında başka iri boruların da yatmakta olduğunu hayretle gördü. Daha fazla beklemeden, kendisini çabucak yukarıya çıkarttı ve kaptana toplar bulduğunu bildirdi. Kaptan, bu buluşu Bizerte liman kumandanına haber verdi ve kumandan, donanmanın dalgıçlarını olay yerine gönderdi. 3 tonluk bir silindir, sahile çıkarıldı: ama, bu bir top değil, oluklu bir Yunan sütunuydu. Ve böylece, denizin dibinde, sütunlar, sütun başlıkları, taştan oyulma vazolar, tamamen mermer ya da bronz heykeller yüklü, eski bir Yunan kadırgası bulundu: hiç şüphesiz, bu gemi, iki bin yıl önce bir Yunan tapınağını Roma'ya taşırken kazaya uğramıştı. Denizden, müzenin beş salonunu dolduracak kadar çok parça çıkarıldı. Ama, 1913'te, malî imkânsızlıklar yüzünden çalışmalar durduruldu.

1948'de Kaptan Cousteau ve Kaptan Taillez, Tunus arşivlerinde incelemeler yaparlarken, Mehdiye'deki kadırga araştırmalarına ilişkin raporları buldular. Ertesi gün yapılan yeni dalışlar, geminin enkazını ve arta kalan bütün yükünü yeniden bulmak olanağını sağladı. Altı gün boyunca, dalgıçlar aralıksız çalışmışlardı. Bağımsız dalgıç elbiseleri ilk defa arkeolojik araştırmalara yardımcı olmuştu. Daha önce uzmanların harcı olan denizaltına dalma, o zamandan bu yana popüler bir spor haline geldi. Arkeologların bu teknikten yararlanması yaygınlaştı. Zira artık biliniyor ki, deniz ve aynı şekilde ırmaklar, göller, hattâ Chichen İtza'daki gibi kuyular, binlerce enkaz ve eşyayı barındırmaktadır. Bilinen en eski enkaz, Bronz çağının sonuna aittir: bu, M.Ö. XII. yüzyılda Kıbrıs'tan gelerek, Türkiye'nin güneyindeki Gelidonya burnu açıklarında batmış bir gemidir.

Batık Dünyalar Ana Sayfa