Minotauros'un Ülkesinde

Almanya ve Danimarka Turbalıklarında

Elba ırmağının bütün çığırı boyunca Ege uygarlığından kalma eşyaların bulunması, Almanya'nın kuzeyi ile Yunanistan arasında birtakım ilişkiler olduğunu kanıtlar. Mykenai halkı, Baltık kıyılarından en çok amber satın alırdı. Milattan önce 1300 ile 1100 yılları arasında Yunanistan'a ayak bastıktan sonra dağıtılan yağmacı halklar da, Jutland'ın güneyinden yola çıkmış olsalar gerek. Çünkü Yunanistan yarımadasında, tarihöncesi Danimarka kaynaklı olduğu hemen hemen kesin gözüyle bakılan kılıçlar bulundu. Bununla birlikte, Danimarka'nın güneyi ile Almanya'nın kuzeyindeki turbalıklarda yapılan araştırmalar hepsinden daha ilginç ve şaşırtıcı sonuçlar verdi. Son iki yüzyıl içinde bu turbalıklarda, İskandinavların "lur" diye adlandırdığı, tunç devrinden kalma uzun trompetler, ayrıca yüzlerce erkek, kadın ve çocuk iskeleti bulundu. Bu insanlardan bazıları, kaza sonucu turba çamurlarına saplanarak boğulmuş olabilir. Ama gene de çoğu o turbalıklara gömülerek öldürülmüş. 1950'de Danimarka'nın Tollund dolaylarında bulunan bir erkek cesedi bunun en tipik örneğidir. Turba sayesinde hiç bozulmadan günümüze kadar gelen kurbanın alnı kırışıklar içindeydi, yüzünde ise soyluluk okunuyordu. Vücudu çırılçıplaktı; yalnız belinde bir kemer, başında da bir takke vardı. Boğazından bir kayışla sıkılarak öldürülmüştü. Asılarak öldürülen insanların Germen tanrısı Odin'e kurban edildiklerini eski metinlerden biliyoruz. Uzmanlar bu Tollund insanının, ilkbaharda yapılan bereket ayinlerinden birinde kurban edildiğini düşünüyorlar. Tunç devrinde başlayan bu insan kurban etme geleneği bin yıllarına, yani bu halkların Hıristiyan dinîni benimsediği çağa kadar sürmüştür.

Theseus ile Minotauros

Theseus ile Minotauros'un öyküsünü bilir misiniz? Theseus, Atina kralı Egeus ile Argolis'teki Troizen kralının kızı olan Aithra'nın oğluydu. Çocuk on altı yaşına kadar Troizen'de büyüdü; on altı yaşında öylesine güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştu ki annesi onu, babasıyle tanışması için Atina'ya gönderdi. Theseus, bir sürü maceradan sonra Egeus'-un yanına ulaşabildi. O çağlarda, Knosos'taki sarayında oturan ve Atina'lıları egemenliği altına almış olan Girit kralı Minos, Atina'ya ağır bir bedel yüklemişti: her yıl yedi delikanlı ve yedi genç kız Minotauros'a yem olarak veriliyordu. Minos'un karısı Pasiphae ile Deniz tanrısı Poseidon'un birleşmesinden doğan Minotauros, insan gövdeli boğa başlı bir canavardı. Minos bu canavarı, mimar Daidalos tarafından yapılan ve içine bir girenin bir daha çıkamayacağı kadar karmaşık, göz gözü görmeyecek kadar karanlık koridorlardan oluşan labirent biçiminde bir yapının içine hapsetmişti. Minotauros işte bu karanlık labirentte yaşıyor ve kendisine gönderilen kurbanları yiyerek besleniyordu. Theseus bu faciaya bir son vermek için, kurban olarak seçilen gençlerle birlikte kendi isteğiyle Girit'e gitti. Knosos'ta Minos'un kızı Ariadne ile tanıştı; delikanlıdan çok hoşlanan Ariadne ona büyük bir yün yumağı vererek, labirentin içinde dolaşırken bu yumağı çözmesini öğütledi. Canavarın inine hapsedilen Theseus, yumruklarıyle -bazı anlatılara göre de bir gürz ya da bir kılıç yardımıyle- Minotauros'u öldürdü ve çözdüğü iplikler sayesinde labirentin çıkış kapısını bulup yanındaki öbür tutsakları da kurtarmayı başardı. Minos ve Knosos üstüne bilinen efsanelerin en ünlüsü işte budur. Geçen yüzyılın sonlarında, Minos döneminin Girit'i hakkında bilgi verecek tek kaynak, bu tür efsanelerdi. Gene de bütün bilginler, Eskiçağ'da ve özellikle efsaneler döneminde Knosos'un önemli bir rol oynadığına kesin gözüyle bakıyorlardı. Bilinen diğer bir gerçek de, bu zengin ve görkemli Eskiçağ kentinin, Girit'in başkenti Kandiye'nin, Yunanca adıyla Heraklion'un hemen yanında, toprak altında yüzyıllardan beri uyuduğu idi. 

~ ~ ~


Hasatçılar dansederek geçerken, en güzel takılarını takıp süslenmiş genç kadınlar onların üstüne çiçekler atarlardı. Giritlilerin en sevdiği çiçek resimde görülen zambak türüydü. Bu çiçek onlar için kutsal bir nitelik taşıyordu.

Arthur John Evans Knossos'ta

Konuyla ilgisi olan herkes, o yörede kazılara başlamak için can atıyordu. Nitekim Schliemann, 1886'da Girit'e yaptığı bir yolculuk sırasında bir an önce kazılara girişmeyi tasarlamış, fakat arazi sahiplerinin ileri sürdüğü istekler karşısında bu tasarısından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Birkaç yıl sonra Arthur Evans adlı bir İngiliz, aynı tasarının peşine düştü. Evans, İngiltere'nin tarihöncesi üstüne eserler yayımlamış bir sanayicinin oğluydu ve zengindi; üstelik arkeolojiyle de ilgileniyordu. Nitekim 1895 yılında, asıl amacının ne olduğunu kimseye sezdirmeden, Knossos'un gömülü olduğuna inandığı bütün toprakları sahiplerinden satın almağa başladı. 1900 yılının başlarında bütün hazırlıklar tamamlanmış ve Evans, kendisine yardımcı olarak seçtiği iki İngiliz arkeologla birlikte, kendi parasıyla kazılara girişmişti. 1935 yılına kadar Girit'ten hiç ayrılmayan, ülkesine döndüğünde tam seksen dört yaşına basmış olan Evans, aralıksız bir çalışmayla geçen bu otuz beş yıl içinde, özellikle Milattan önce II. binyılın ilk altı yüzyılında en parlak dönemini yaşamış olan büyük bir uygarlığı gün ışığına kavuşturdu. Tabiî bu arada başka ulusların arkeoloji heyetleri de Girit'in dört bir yanında çalışmalara başlamışlardı: İtalyanlar Phaistos ve Aya Triada'da, Fransızlar Mallia'da, Yunanlılar Tylisos'ta, Amerikalılar ise Gurnia ve Vasiliki'de kazılar yaptılar.

Bu kazılar aralıksız sürdürüldü ve birkaç yıl önce Yunanlılar, adanın doğu ucundaki Zakros'ta bîr saray kalıntısını açığa çıkardılar. Fakat Girit uygarlığının -ya da Evans'ın verdiği adla "Minos uygarlığı"nın- en güzel kalıntılarından birkaçı Knossos'ta bulundu. Evans bu yörede, küçük bir ırmağa doğru taraçalar halinde inen çok büyük bir sarayın -bazı uzmanlar bunun saray değil de ek yapılarla çevrili bir tapmak olduğu kanısındalar- kalıntılarını ortaya çıkardı. Kazılar sırasında bulunan kullanım eşyaları ve Evans'ın restore ettiği sarayın duvarlarını süsleyen resimler sayesinde eski Girit'in bütün hayatı gözlerimizin önünde canlanıyor.